in

Popüler Emek

Popüler Emek. Uzun zamandır aklımda bir soru vardı. “Neden bugün yazılan birçok eserde eski eserlerin tadı tuzu yok?”  diye. Aslında en büyük gayesi aklında dönen tilkilerin neler neler yaptığını diğer insanlarla paylaşmak olan ben için, bu soru soru olmaktan çıkmış; bir gönül yarası olmuş, bir dert haline gelmişti. Düşünüp duruyorum sürekli, “Ya yazar olduğum zaman çok ama çok eleştiri alırsam?” diye. Doğrudur, kötü eleştiriyi kaldıracak bir bünyeye sahip değilim. Sosyal medyada tek bir cümlem için çok vasıfsız insanların yaptığı yorumlar dahi beni günlerce düşündürüp hasta ederken bir de bu yorumları gerçekten işinin ehli, kitap aşığı; ömrünü sanata, kitaba, okumaya ve okunmaya adamış kişilerin yaptığını düşünürsem o zaman ben mahvoldum demektir. Niye? Çünkü bu demektir ki gerçekten ortaya koyduğum üründe bir pürüz var.

Gerçi o vasıfsız dediğim insanların yorumlarından sonra bile yazdığım şeyleri on kez, yirmi kez gözden geçirip nerede hata yaptım diye de düşünüyorum tabii. Sonrasında bu düşüncemin doğurduğu bir özellik edindim. Özellikle sonradan yazdığım roman denemelerinde daha çok kullandığım bir şeydir. Her şeyi ama her şeyi planlıyorum. Hangi karakter nereye gidecek, kiminle karşılaşacak, bu karşılaşma nasıl sonuçlar doğuracak gibi birçok şeyi o kitabı yazmaya başlamadan aylar hatta yıllar öncesinden düşünüyor, altta kalan beğenmediğim bir taş için öyle oluyor ki tüm duvarı yıkıyorum. En son buna şahit olan kardeşim, “Abla sen ne yapıyorsun?” dedi. Ben de ona oluşturduğum evin temelini beğenmediğimi söyleyince bana güldü. “Olsun, sonuçta emek vermişsin. Ne olurdu içinde biraz otursaydın.” Demeye getirince de aldı benden cevabını. “Ya ben o evin içindeyken aniden gelen zelzele ile yerle bir olsaydık? O zaman ne olurdu?”  Yazmak da aynı ev yapmaya benziyor bu yönüyle.

Emek…

Öyle baştan savma yazdığım şeyler de oldu tabii. Olmadı değil. İlk gençlik çağlarımda kimi gördüm neyi okudum ki ortaya kaliteli şeyler çıkarayım. Haksız mıyım? Şimdi biraz daha çabalıyor ve daha iyi ürünler koymaya çalışıyorum ortaya. Zaten ne zaman “Tamamdır, bu iş oldu.” dersem o zaman bir yayınevi ile anlaşıp karakterlerimi herkese yapraklar üzerinde sunacağım. Ben tamam demeden kesinlikle karakterlerimi bir kapağın ardında okumayacağım. Üzerinde senelerce kafa patlatmadığım bir işi insanlara sunmayacağım. Sonuçta bir şeyi ne kadar istesek de öncelikle istediğimiz şeyi hak etmemiz gerekmektedir. Emek var ya emek… O çok kutsal bir şey işte. Burada da taa yazımın başında sizinle paylaştığım sorunun cevabını görüyoruz, “Emek.” Eskiden emek vardı, emek. Bir yazı taslağı oluşturmak, sonra o metni elle yazmak, düzenlemek… Şimdilerde ise aklıma bir fikir geldiğinde müsaitsem ses kaydına, müsait değilsem telefonun not defterine yazıyorum…

Ulaşılabilirlik Üzerine...

Üstelik bir de her şeyin ulaşılabilir olması var ki… Of… En çok ama en çok dert yandığım şey bu. Birçok yazarın buluştuğu platformlar var internette. Orada ben gibi amatör yazarlar toplanıp kendi yazılarımızı yazıyor ve yayınlıyoruz. Ne güzel değil mi? Sonuçta herkese sunulmasa da en azından o platformu kullananlar, “Bak burası harika olmuş.” , “Şurada hata etmişsin, düzeltirsen daha güzel olacaktır.”, “Yeni bölümü merakla bekliyorum!” gibi dönütlerle sizi mutlu edebiliyorlar. Siz de yazılarınızın diğer insanlar tarafından nasıl tepkiler alabileceğini az çok görmüş oluyorsunuz. Fakat işin berbat ve karanlık iç yüzleri var.

Popülerlik ve Ulaşılabilirlik

İlki şu; platformda kitabınızı yayınlarken “Yetişkin içerik” olarak işaretlediğiniz müddetçe diğer kullanıcılar kitabınızın argo sözcük, cinsel içerik ya da şiddet betimlemeleri içerdiğini görebiliyorlar. Burada iki ayrım çıkıyor karşımıza işte: birinci ayrımda ben gibi bilinçli yazarlar var ve bu seçeneği işaretleyip o yükümlülükten kurtuluyorlar. İkinci seçenekte ise üç beş okunma sayısından mütevellit içleri argo sözcükle dolu, cinsellikle dolu olan kitapları küçücük çocukların önlerine sunuyorlar. Ve ne yazık ki aplikasyonu üreten şirket de bu denetime pek fazla dikkat etmiyor ya da ben yeterince dikkat edildiğini düşünmüyorum. Öyle ki gitgide şiddet, argo ve cinselliği yavaş yavaş azaltıyorum yazdığım metinlerde, en azından eskisi kadar her şeyi ulu orta okurlarla paylaşmıyorum. Kendimce çocukları etkileyebilecek her türlü şeyden bu şekilde korumaya çalışıyorum.

Berbat ve karanlık yüzlerden devam edelim. İkinci olarak her okunan eser popüler bir yayınevi tarafından alınıp basılıyor, sonra da halka arz ediliyor. “Bakın bu kitap filan yerde yüz milyon okunmuş. Alın okuyun!” diyor yayınevleri bize. Platformdan habersiz olanlar ise gidiyor, belki de çok okunduğu için kitaplığına ekliyor. Sonra okunma sırası ona gelince gördüğü cümleler karşısında deyim yerindeyse şok oluyor, “Bir mal gibi ona buna satılan kız.”, “Tecavüzcüsüne aşık olan kız.”, “Ailesinin katiline aşık olan kız.” Bakın, yazılan konular itibariyle bunları kimler yazıyor diye merak edebilirsiniz. Bunları kadınlar yazıyor, yine kadınlar okuyor… Tabii ben demiyorum ki hiç aşk kitaplarda konu olarak yazılmasın, romantik kurgu okumayalım.

Zaten öyle bir şey dersem o kurşunu ilk kendi kafama sıkmam lazım. Aşkın ve sevginin dünyadaki en iyi, en güzel şey olduğunu düşünüyor ve yazdığım kitaplarda aşk denen olguyu sürekli kullanıyorum. Ama el insaf kardeşlerim. El insaf. Aşkın da bir adabı var. Sevginin bir adabı var. Öyle her kalem yazamaz, ne aşkı ne sevgiyi… Ben de çok mükemmel yazdığımı söyleyemem asla ama en azından bunun üzerine çalışıyor ve en güzelini yazabilmek için kendime zaman tanıyorum. Ama görüyorum ki, yukarıda bahsettiğim konularda ürünler ortaya çıkaran yazar arkadaşların hepsinin olmasa da çoğunun ilk eserleri bu konuları içeriyor ve okunma sayısından dolayı yayınevlerinin ağına takılıyor.

Velhasıl Kelam…

Şimdi bana kızıyorsunuz değil mi, “Aman bu kız da emek dedi, ulaşılabilirlik dedi şimdi nelerden bahsediyor.” diye. Hala anlamadıysanız, açıklayayım dostlar; Böyle baştan savma bir eser yazıyorsunuz. Sosyal medyada on milyon yüz milyon okunuyorsunuz sonra bir yayınevi kalkıp diyor ki “Bu kitabı bana sat, ben editörlerime düzelttireyim bir güzel, sonra yayınlayalım gitsin.” Birden, okunma sayısı fazla diye kitabınız yüzlerce kitapçının rafından halka arz ediliyor, üstelik yazım yanlışlarına dahi elinizi sürmeden… Bu işte ulaşılabilirlik. Eskiden böyle miydi? Herkes bu denli kolay kitap çıkarabiliyor muydu? Bu işte emek… Ya da emeksizlik mi demeliyim? Noktalama yanlışları dahi editörlerce düzeltilen bir romanın altına isminizi yazmanız ve ben emek verdim demeniz ne kadar doğru olur ki…

İnstagram

Anasayfa

Yeni BMW 4 Serisi

Fortnite çökmesi ve teknik sorunları nasıl düzeltilir